Bizans yapıları Güncel Yazılar İstanbul Ortadoğu Tarihi Türk Tarihi

Bizans Diye Bir Devlet Var mıydı? Roma Neden Bizans Oldu?

“Bizans İmparatorluğu” …
Bu kelimeyi duyduğumuzda aklımıza ne geliyor? Hile, entrika, saray oyunları…
Peki size şunu söylesem: Bizans diye bir devlet aslında hiç var olmadı.

Garip geldi değil mi?

Çünkü bugün “Bizans” dediğimiz devlet, kendini hiçbir zaman Bizans olarak tanımlamadı. Onlar kendilerine Romalı diyordu. Devletlerinin adı ise Basileia ton Rhōmaiōn, yani Romalıların İmparatorluğu’ydu.

Başkentleri Konstantinopolis’ti; bugünkü İstanbul. Roma merkezli Batı İmparatorluğu 5. yüzyılda barbar istilalarıyla çökerken, doğuda, İstanbul merkezli Roma devleti yaklaşık bin yıl daha yaşamaya devam etti. 330’dan 1453’e kadar.

Ama bu bin yıl, sadece “ayakta kalma” hikâyesi değildi. Doğu Roma; ordusuyla, ekonomisiyle, diplomasisiyle ve kültürüyle Avrupa’nın en güçlü devletlerinden biri olmaya devam etti.

İşin ilginç tarafı tam da burası. Çünkü bu devlet ayaktayken ne “Bizans”tı ne de “Doğu Roma”. Bu isimlerin ikisi de, imparatorluk yıkıldıktan yüzyıllar sonra, Batılı tarihçiler tarafından uyduruldu… hadi üretildi diyelim ayıp olmasın.

Bugün “Bizans” dediğimizde çoğu insanın aklına Roma gelmiyorsa

bu, Doğu Roma’nın değil… ona bu ismi yakıştıranların başarısı.

İşte bu videoda, Bizans dediğimiz bu devletin aslında kim olduğunu, kendini nasıl gördüğünü ve neden hâlâ yanlış hatırlandığını konuşacağız.

Bizans mı Roma mı?

Roma’yı çoğu zaman tek bir kalıba sıkıştırıyoruz:
Latince konuşan, çok tanrılı, antik bir imparatorluk…
Ama gerçek şu ki Roma, zamanla büyük bir dönüşüm geçirdi.

Özellikle 4. ile 7. yüzyıllar arasında, Roma dünyasının dili, dini ve devlet yapısı önemli ölçüde değişti. Bu dönüşümün ilk büyük adımı, Büyük Konstantin döneminde atıldı. Konstantin, imparatorluğu yeniden örgütledi; Boğaz kıyısındaki küçük Byzantion kentini başkent yaptı ve ona kendi adını verdi: Konstantinopolis. Aynı dönemde Hristiyanlığı serbest bırakarak Roma hatta dünya tarihinde bir dönüm noktası yarattı. Böylece imparatorluğun ağırlık merkezi yavaş yavaş Doğu’ya kaydı.

Bu süreci I. Theodosius tamamladı. Onun döneminde Hristiyanlık artık sadece serbest bir inanç değil, imparatorluğun resmî dini hâline geldi. Pagan ibadetler, yani çok tanrıcılık yasaklandı. Bu noktadan sonra din, Roma’da devlet işlerinden ayrı bir alan olmaktan çıktı; doğrudan yönetimin içine girdi.

Üçüncü büyük dönüşüm ise 7. yüzyılda, Herakleios döneminde yaşandı. İmparatorluğun askerî ve idarî yapısı yeniden düzenlendi; Latincenin yerini resmî dil olarak Yunanca aldı. Artık Roma devleti doğuda Yunanca konuşuyor, Hristiyanlık gündelik hayatın merkezinde yer alıyor ve devlet–kilise ilişkisi bambaşka bir biçim kazanıyordu.

Bütün bu değişimlere rağmen şunu unutmamak gerekir:
Ortada hâlâ bir Roma devleti vardı.
Hukuk sistemi Roma’ydı. İmparatorluk kurumları Roma’ydı. Meşruiyet anlayışı, yönetim geleneği ve devlet fikri Roma’dan geliyordu.

Ancak modern tarihçiler, bu dünyayı Antik Roma’dan ayırmak için yeni bir etiket kullandı: Bizans. Konstantinopolis merkezli olması, Latince yerine Yunanca konuşulması ve Ortodoks Hristiyanlıkla tanımlanması, bu dönemin ayrı bir başlık altında incelenmesine yol açtı ya da vesile oldu diyelim.

Sanat ve kültürde ise benzer bir süreklilik görürüz. Bizans İmparatorluğu, Roma’nın siyasal devamı olduğu gibi, Bizans sanatı da Roma sanatının devamıdır. Roma sanatı ise büyük ölçüde Antik Yunan estetiğinden beslenir. Bu yüzden Bizans sanatı, klasik mirası hiçbir zaman tamamen terk etmedi. Konstantinopolis, uzun süre boyunca antik çağdan kalma heykellerle dolu bir şehir olarak yaşamaya devam etti.

Ama Bizans sanatı sadece geçmişin hatıralarının tekrarı da değildi. Zamanla daha sembolik ve daha ruhani bir estetik anlayış geliştirdi. İmparatorluk çok etnikli yapısı ile ve Romano-Helenistik geleneğini korusa da Batılı çağdaşları tarafından giderek daha çok Yunan olarak ilişkilendirildi.

Ve bütün bu değişimlere rağmen, devletin özü hâlâ Roma’ydı. Konstantinopolis’e “Yeni Roma” denmesinin nedeni tam olarak buydu. Burası sadece bir başkent değil; Roma kimliğinin Doğu’daki siyasi ve ideolojik merkeziydi.

Sorun aslında Batı’da başladı.

Batı Avrupa, Doğu Roma’yı hiçbir zaman gerçekten “Roma” olarak kabullenmedi. Ama bu reddiye bir anda ortaya çıkmadı. Bu, yüzyıllar boyunca, adım adım yol alan siyasi ve kültürel bir kopuşun sonucuydu.

476 yılında Batı Roma İmparatorluğu çöktüğünde, Roma fikri ortadan kalkmadı. Ama Batı’da büyük bir boşluk oluştu. Roma artık yaşayan bir devlet olmaktan çıkmış, sahip olunmak istenen bir unvan hâline gelmişti. Ve Batı için burada ciddi bir sorun vardı:

Roma hâlâ yaşıyordu. Ama Batı’nın elinde değildi.

Bizans Roma mıydı? Tarihin En Büyük İsim Yanılgısı

Çünkü senato, hukuk, imparatorluk bürokrasisi, ordu ve hatta “Roma vatandaşı” kavramı Konstantinopolis’te yaşamaya devam ediyordu. Doğu’daki devlet kendini Roma olarak adlandırıyor, imparatoruna Roma imparatoru diyordu. Yani Roma, kâğıt üzerinde değil, fiilen hâlâ vardı.

Batı Avrupa ise siyasi bir boşluğun içindeydi. Germen krallıkları eski Roma topraklarını yönetiyordu ama Roma’nın kurumsal mirasına sahip değillerdi. Bu yüzden Roma fikri, bir devlet olmaktan çıkıp bir meşruiyet aracına dönüştü.
Yani artık Roma, Batı için artık ele geçirilmesi gereken bir simgeydi.

Bu çelişki inkârla çözüldü. 800 yılında Papa, Frank kralı Şarlman’ı “Roma İmparatoru” ilan etti. Bu sadece sembolik bir tören değildi; Doğu Roma’ya verilmiş açık bir mesajdı:
“Gerçek artık Roma sen değilsin.”

Ama küçük bir sorun vardı. Doğu Roma hâlâ ayaktaydı, hâlâ güçlüydü ve hâlâ kendine Roma diyordu. Batı bu gerçek ortadan kaldırılamıyordu.
O hâlde çözüm belliydi: Roma’yı yeniden tanımlamak gerekiyordu.

Batı anlatısına göre artık Roma; Latin, Katolik ve Batı merkezliydi. Konstantinopolis ise Yunanca konuşan, Ortodoks ve “dinen sapkın”dı.
Dil burada kilit rol oynadı. Yunanca konuşan bir Roma fikri Batı için kabul edilemezdi. Oysa Roma İmparatorluğu’nun doğu yarısı yüzyıllardır Yunanca konuşuyordu. Ama mesele tarih değildi.

Din bu reddiyeyi daha da derinleştirdi. Katolik Batı ile Ortodoks Doğu arasındaki teolojik ayrılıklar, siyasi rekabetle birleşti. Doğu Roma artık Batı için sadece “farklı” değil, “yanlış” Romaydı. Böylece Roma kimliği Batı’da daraltıldı, sadeleştirildi ve Doğu’dan koparıldı.

Sonunda şu anlatı üretildi:
Doğu’daki devlet Roma değildi; o sadece **“Yunanların imparatorluğu”**ydu.

“Bizans” terimi işte bu reddiyenin akademik kılıfı oldu. Batı, Doğu Roma’yı Roma olmaktan çıkarmak için önce dili değiştirdi, sonra tarihi yeniden yazdı, en sonunda da hafızadan silmeye çalıştı.

Oysa Konstantinopolis’te yaşayanlar için mesele hiç tartışmalı değildi. Onlar Rhōmaioi, yani Romalıydı. Devletleri Basileia Rhōmaiōn, yani Roma İmparatorluğu’ydu. Batı’nın onları nasıl adlandırdığı, içerideki kimliği değiştirmiyordu.

Ama tarih çoğu zaman içeriden değil, hikâyeyi yazabilenin gözünden okunur.
Ve Batı, Roma adını Doğu’dan alarak kendi hikâyesini yazmayı başardı. Biz de hep bu hikayeyi okuduk.

“Bizans” adı işte tam bu noktada devreye girdi.

Roma İmparatorluğu’nun geç dönemlerini tanımlamak için “Bizans” teriminin ilk sistemli kullanımı 1557 yılına dayanır. Alman tarihçi Hieronymus Wolf, Bizans Tarihi Külliyatı (Corpus Historiæ Byzantinæ) adlı eserini yayımladığında bu adı tercih eder. Terimi, Konstantinopolis’in başkent olmadan önceki adı olan Byzantion’dan türetir.

Bu adlandırma masum değildir.
Çünkü Roma adını bilinçli biçimde Doğu’dan koparır.

“Bizans” kelimesi bundan sonra İstanbul şehri için zaman zaman tarihî ya da şiirsel bir gönderme olarak kullanılır. “Bizans İmparatorluğu” ifadesi ise 19. yüzyılın ortalarında tamamen kabul bulur. Bu dönemde terim özellikle, Roma merkezli ve Latince konuşulan erken Roma’dan farkları vurgulamak için tercih edilir.

Bizans adı Batı Avrupa için son derece kullanışlıdır. Çünkü kendilerini Roma İmparatorluğu’nun gerçek mirasçıları olarak gören Batılı devletler, bu sayede Doğu Roma’nın “Romalılık” iddiasını zayıflatmış olur. Yani “Bizans”, sadece tanımlayıcı bir kavram değil; aynı zamanda bir kimlik dışlama aracıdır.

Zamanla kelimenin anlamı daha da bozulur. Modern dönemde “Bizans” sözcüğü, aşırı karmaşık, anlaşılması güç, entrikacı yapıları tanımlamak için kullanılmaya başlanır. “Bizans diplomasisi” veya “Bizans oyunları” gibi ifadeler; hileyi, perde arkası oyunları ve bitmek bilmeyen entrikaları çağrıştırır.
Bunlar aslında Orta Çağ’da Batılıların, Bizans’ın kurumsal devlet yapısı karşısında yaşadığı şaşkınlığın dışavurumudur.

Ama ilginçtir: Bizans Roma ayrımı sadece Batı’ya özgüdür.

İslam ve Slav dünyalarında Doğu Roma, Roma olarak görülmeye devam etmiştir. İslam kaynaklarında bu devlet açıkça Rûm diye anılır. Osmanlı’daki millet-i Rûm ifadesi bunun doğrudan kanıtıdır. Yani Doğu Roma, Roma olmaktan yalnızca Batı’nın zihninde çıkarılmıştır.

Burada sıkça söylenen bir söz vardır: “Tarihi kazananlar yazar.” Bu söz yarı doğrudur. Çünkü tarihi kazananlar sadece yazmaz aynı zamanda adlandırırlar. Adlandırmak, yazmaktan daha güçlüdür. Çünkü yazılan metin tartışılabilir.
Ama verilen ad, çoğu zaman sorgulanmadan kabul edilir.

Roma’yı “Bizans” diye adlandırmak, Doğu Roma’yı anlatmanın sadece bir yolu değildi.
Bu, onu Roma tarihinin dışına itmenin en etkili yoluydu.

Bugün artık şunu açıkça söyleyebiliyoruz:
“Bizans” terimi, Batılı tarihçiler tarafından bilinçli bir ayrıştırma ve mesafe koyma amacıyla üretilmiş bir kavramdır. Bunun ideolojik bir arka planı olduğu artık inkâr edilmiyor.

Peki madem öyle, neden hâlâ “Bizans” diyoruz?

Çünkü akademik tarih yazımı sadece doğruyu değil, ortak dili de önemsiyor.
Bugün Bizans adıyla binlerce kitap yazıldı, on binlerce makale yayımlandı. Üniversitelerde Bizans tarihi kürsüleri var; Byzantine Studies gibi köklü dergiler var.
Bu yüzden “Bizans” terimini tamamen terk etmek, akademik iletişimi fiilen kilitlemek anlamına gelir. Pratikte bu mümkün değil. Ancak son 30–40 yılda akademik tarih yazımında şu yaklaşım giderek güç kazandı:
“Bizans modern bir terimdir; bu devlet kendisini Roma İmparatorluğu olarak tanımlamış ve Roma’nın Orta Çağ’daki doğrudan devamıdır.”

Peki “Bizans” yerine tamamen yeni bir terim mümkün mü?
Teorik olarak evet. Pratikte hayır.

Yeni bir terimin yerleşmesi için küresel bir uzlaşı, onlarca yıl süren yayın pratiği ve ders programlarının değişmesi gerekir. Ayrıca Bizans’a “Roma” demek çoğu konuda Batı Roma ile karışma riski yaratıyor; “Doğu Roma” kavramı ise ise bazılarına göre fazla basit bulunuyor. Bugün en sağlam ve savunulabilir yaklaşım şudur:

“Bizans, modern bir terimdir; söz konusu devlet kendisini Roma İmparatorluğu olarak tanımlamış, siyasi ve hukuki süreklilik bakımından Roma’nın doğrudan devamıdır.”

Bu cümleyi kuran biri ne ideolojik olur, ne anakronik, ne de akademik olarak dışlanır.

Sonuç olarak “Bizans” terimi akademiden silinmeyecek. Ama artık bu devlet, günümüzde giderek daha açık biçimde Roma’nın Orta Çağ’daki devamı olarak konumlandırılıyor. Yani mesele artık “Bizans mı, Roma mı?” değil.

Bizans dediğimizde, neyi kastettiğimizi gerçekten biliyor muyuz?

Roma-Bizans karmaşası bu konudaki tek örnek değil. Tarihte devletlerin adlarıyla gerçekte ne oldukları çoğu zaman birbirini tutmaz. Bunun en klasik örneklerinden biri Sacrum Romanum Imperium yani Kutsal Roma İmparatorluğu’ydu.
Ama Voltaire’in 1756’da yazdığı Milletlerin Gelenekleri ve Ruhu Üzerine Deneme’de söylediği şu söz, hâlâ geçerlidir:

“Ne kutsaldı, ne Romaydı, ne de imparatorluktu.”

Sonrasında Fransız tarihçiler, Alman tarih yazımını küçümsemek için bu sözü daha da sertleştirdi: “Ne kutsal, ne Roma, ne de imparatorluk; sadece bir avuç Alman.” İlber Ortaylı hocamızın programlarını seyrettiyseniz sözün bu versiyonunu duymuş olmalısınız.

Neden mi? “Kutsal” deniyordu, çünkü meşruiyetini Papa’dan alıyordu. Ama ironik biçimde, Alman imparatorlar ile Roma’daki papalar tarih boyunca defalarca karşı karşıya geldi; hatta imparatorlar aforoz edildi.

Roma” deniyordu, çünkü Roma mirasına sahip çıkılmak isteniyordu.
Oysa başkenti Roma değildi. Konstantinopolis’teki gerçek Roma devletiyle de doğrudan bir bağı yoktu.

İmparatorluk” deniyordu, çünkü güçlü bir görüntü veriyordu.
Ama gerçekte tek parça bir devlet değil, yüzlerce prenslikten oluşan gevşek bir yapıydı.

Yani bu bir tanım değildi; bir iddiaydı. Latin Roma’nın prestiji, Almanca bir tabelada kullanılmak isteniyordu.

Benzer bir durum İran örneğinde görülür. Batı bu coğrafyaya yüzyıllarca “Persia” dedi; çünkü ilk temas ettiği eyalet oydu. Oysa halk kendine İran diyordu. 1935’te İran devleti dünyaya açıkça şunu söyledi: “Bizi kendi adımızla çağırın.” Bu nadir bir şeydir.
Bir kelimeyi reddetmek, aslında bir bakış açısını da reddetmektir.

Benzer şekilde 2022 yılında Türkiye, uluslararası kuruluşlarda resmî adının “Türkiye” olarak kullanılmasını talep etti. Birleşmiş Milletler onayıyla İngilizce resmî platformlarda da bu ad benimsendi. Çok da iyi oldu çünkü Turkey’in İngilizce diğer karşılığı hindi’ anlamına geliyordu.

Aztekler kendilerine Aztek demedi; Mexica idiler. “Aztek” adı, 19. yüzyıl Avrupalı tarihçilerinin icadıdır. İnka ise bir halk adı bile değildir; bir unvandır.
Devletin gerçek adı Tawantinsuyuydu: “Dört Bölgenin Ülkesi.”
Ama biz bütün bir toplumu, yönetici sınıfın etiketiyle tanıyoruz.

Ve belki de en çarpıcı örnek: Vikingler.
Viking bir halk değildir, bir kimlik değildir; bir faaliyettir.
Deniz aşırı ticaret ve yağma yapan kişi demektir.
Aynı insan bir yıl Viking, ertesi yıl çiftçiydi.

Ama modern anlatı, onları tek bir kültür ve tek bir kimlik gibi sunar.

Demek ki isimler çoğu zaman gerçeği anlatmaz; onu düzenler, sınırlar, bazen de bozar.

Bu yüzden bir devleti anlamak için önce şu soruyu sormak gerekir:
Bu adı kim verdi, ne zaman verdi ve verirken onda neyi  görmek ya da saklamak istedi?

Biz “Çin” diyoruz. Batı “China” diyor. Ülke kendine Zhongguo diyor: “Orta Krallık.”
“Çin” ise muhtemelen Qin Hanedanı’ndan türemiş bir dış ad. Bir hanedanın adı, bütün bir uygarlığın etiketi hâline geliyor.

“Amerika” diyoruz. Oysa Amerika bir kıta. Ama kelime, tek bir devlete aitmiş gibi kullanılıyor. Bu bir tesadüf değil; dilsel güç meselesi. Kimseyi işgal etmeye gerek yok.
Kelime yeterli.

“Orta Doğu” diyoruz. Kimin ortası, kimin doğusu? Avrupa’nın. Bölge halkları kendilerini “Ortadoğulu” olarak tanımlamaz. Zaten neden tanımlasınlar? Ama kavram o kadar yerleşmiştir ki artık doğal kabul edilir.

İşte adlandırmanın en sinsi hâli budur. Sonuç basit: İsimler masum değildir.
Bugün kullandığımız pek çok ad; güç ilişkilerinin, sömürgeci mirasın ve akademik kolaycılığın ürünüdür.

Tabii ki bu bir komplo hikâyesi değil. Tarihçiler kötü niyetli değildi. Ama modern tarihçilik, dünyayı yönetilebilir kılmak için etiketler üretti.

Bu etiketler anlatımı kolaylaştırdı; ama bazı şeyleri görünmez kıldı. Doğu Roma’ya “Bizans” demek de tam olarak budur. Anlatımı sadeleştirir. Ama bin yıllık Roma’nın sürekliliğini perdeleyebilir.

Eğer bu videodan sonra “Bizans” kelimesini duyduğunda
“Bir dakika… Roma’dan mı bahsediyoruz?” diye soruyorsan,
bu video amacına ulaşmıştır.

Çünkü artık tarihe bakmıyorsun. Tarihin nasıl anlatıldığına bakıyorsun.